Değerli okurlarım,
Gözyaşının rengi yoktur...
Günümüzün karanlık yüzü, Jeffrey Epstein; belgeleriyle bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya dökülüyor. Yayınlanan milyonlarca sayfalık dosyalar, sadece çocuk istismarı ve fuhuş ağını değil; aynı zamanda bu iğrençliğin daha derin, daha insanlık dışı katmanlarını da işaret ediyor. Epstein davası, sadece bir “magazin” ya da “komplo” başlığı değildir. Ortada hayatları karartılmış onlarca genç kadın, bebek ve çocuklar organize edilmiş bir istismar ağı ve bu ağı koruyan devasa bir nüfuz kalkanı var. Adalet sistemi, Epstein’ın hücresindeki şüpheli ölümüyle büyük bir yara alsa da, sızan belgeler bize şunu fısıldıyor: Hiçbir güç, çocukların masumiyetinden daha değerli değildir. Sosyal medyanın dehlizlerinde yayılan “çocuk kanı içme” (adrenokrom) gibi iddialar, konunun vahametini bir korku filmi senaryosuna dönüştürüyor. Evet, Epstein’ın işlediği suçlar kan dondurucudur; ancak bu tip kanıtlanmamış ve fantastik iddialar, asıl odaklanmamız gereken gerçek mağdurların sesini bastırma riski taşır.
Canavarları hayali özelliklerle donattığımızda, onların gerçek dünyada kurdukları somut, sistematik ve bürokratik suç ağlarını görmezden gelmeye başlarız. Epstein’ın asıl korkunç yanı, “kan içmesi” değil; parayı ve nüfuzu kullanarak hukuku devre dışı bırakabilmesidir. Epstein, bir “arıza” değil, sistemin bir “ürünüydü”. Zenginlerin kendi hukuklarını yarattığı, çocukların birer meta haline getirildiği ve ahlakın finansal çıkarlara feda edildiği bir düzenin sonucuydu. “Çocuk kanı” gibi fantastik hikayelere odaklanmak bizi asıl düşmandan uzaklaştırıyor: Denetlenemeyen güç ve hesap verilebilirlikten muaf olan elitizm.
Epstein’ın; İsrail ordusuna ve Filistin topraklarını gasp eden yerleşimcilere yaptığı bağışlar –25 bin dolarlık “İsrail Savunma Kuvvetleri Dostları” (FIDF) katkısı, 15 bin dolarlık Yahudi Ulusal Fonu (JNF) yardımı–artık tesadüfi değil; sistematik bir zulmün parçası gibi görünüyor. Bu paralar, masum Filistinli çocukların evlerini yıkan bombalara, işgal edilen topraklara akmış olabilir. Ama asıl yürek parçalayan, belgelerde yer alan o korkunç iddialar: Çocukların parçalanması, bağırsaklarının çıkarılması, hatta bazılarının bu iğrençlikten “yemek” olarak tüketilmesi... “Cannibalism” kelimesi dosyada onlarca kez geçiyor; ritüelistik kurbanlar, bebeklerin dismember edilmesi, dışkılarının bile yenildiği iddiaları... Bunlar, bir FBI mülakatında anonim bir tanığın anlattıkları; Epstein’ın yatında 2000 yılında tanık olduğu iddia edilen vahşetler.
Düşünün bir an: Bir bebek, daha gözlerini dünyaya yeni açmışken, bu canavarların elinde parçalanıyor. Kanları içiliyor, etleri yeniyor... Bu, sadece bir suç değil; insan ruhunun en derin çukuruna düşmüş bir şeytanlık. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ buyurur: “Kim bir canı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide Suresi, 32). Peki ya bir bebeğin kanını içmek, etini yemek? Bu, bütün insanlığı katletmekten öte bir şey; Şeytan’ın en iğrenç tezahürü. Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor: “Müslüman’ın kanı, malı ve ırzı diğer Müslümana haramdır.” (Müslim). Ama burada masum çocuklar, daha doğmadan şeytanın sofrasına konuk ediliyor. Gözyaşlarım akıyor yazarken; nasıl bir kalp bu kadar taşlaşabilir? Nasıl bir vicdan bu kadar karanlık?
Bu belgeler, Epstein’ın sadece bir pedofil değil; belki de daha büyük bir ağın parçası olduğunu gösteriyor. Mossad bağlantıları, Ehud Barak’la yakınlığı, istihbarat oyunları... Ve hepsinin ortasında, Filistin’deki mazlumlar. JNF gibi örgütler üzerinden toprak gaspı finanse edilirken, aynı ellerde çocuklar katlediliyor, kanları akıtılıyor. Bu, modern çağın kan libeli; tarihteki iftiralardan öte, belgelenmiş bir vahşet zinciri. İslam bize emreder: “Zulme rıza göstermek de zulümdür.” (Hadis-i Şerif). Bu iğrençlik karşısında susmak, onaylamak gibidir. Çocukların kanı içilirken, etleri yenirken, biz neredeyiz? Filistin’de bombalar yağarken, Gazzeli anneler cansız bedenini kucaklarken...
Ey Rabbim! Bu zulmü gören gözlerimizi kör etme, bu acıyı hisseden kalplerimizi taşlaştırma. Mazlumun ahı, zalimi yakar; ama biz de dua ile, boykotla, farkındalıkla mazlumun yanında olmalıyız. Epstein’ın ağı çökmüş olabilir, ama sistem hâlâ ayakta. Çocuk kanıyla beslenen bu karanlık, ancak adaletle, imanla, vicdanla aydınlatılır. Bizler, “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diyen bir geleneğin temsilcileriyiz. Epstein vakası bize gösteriyor ki; sadece bu suçu işleyenler değil, o ağın içinden bir kez bile faydalanan, o zulme sessiz kalan veya o zenginliğin önünde eğilen herkes bu vebalin ortağıdır. Dua ederken “Zalimler için yaşasın cehennem” diyoruz, ancak dünyada da adaletin tecelli etmesi için uyanık bir kalbe ve keskin bir ferasete ihtiyacımız var.
Gözyaşının rengi, ırkı, dili yoktur. O adada ağlayan her çocuk, bizim evladımızdır. O adada susan her vicdan, bizim utancımızdır. Rabbimizden niyazımız odur ki; bu dünyada hesabı sorulmayan her bir damla gözyaşı, ruz-i mahşerde zalimlerin boynuna ateşten bir zincir olsun.
‘Zira biz biliyoruz ki: Allah ihmal etmez, imhal eder (mühlet verir). Ve o mühlet dolduğunda, masumların ahı dünyayı yerinden oynatacaktır.”
Gözyaşlarımla, öfkemle, duamla...
Allah, zalimleri kahretsin.
Selam ve hüzünlü dua ile,
Ayşe Aktaş

0 Yorumlar